Gayri ne care..

Bir ben var benDE
Istekleri tukenmeyendir O!
Icimde yasar benLE
Korkularimin basladiginda bende cikandir O!

Ne cok ugraslar verdIM
Bir bilseniz,ne mucadeler surdUM..
Halen devam etmekteyIM
Nerden biliceksiniz,ben beni bana sordUM

Ne zaman hayale dalsAM
Icim yanar,umitsizlik icinDE
Omrumden zaman calsAM
Bilirim sonu eyvahlar icinDE;

Cirpinan bir ben gorur gibiyIM
Gayri ne care..

huzura-dogru

# Posté le lundi 09 novembre 2009 08:38

Iste kendi kosem..^^

Iste kendi kosem..^^

# Posté le mardi 27 octobre 2009 14:29

Hasret biriktirdim hecelerce...

Azalmiyor kelimesiz kalmis agrilarim , gunesten uzak dusmus hasretim..
Her gun artiyor yinede ,sewdigimi yureyime bile soyleyemiyorum..
Ayrilik sizilarini ise guce yukledim,biraz kanli gozlerim ve birazda durgunum..
Birazda umarsiz,kiriciyim..
Susmak bilmeyen isyanlar var icimde ama yok sonunda ketum bir tarihe gocebe oldum..
Takildim hic buyumemis bir cocucun ardina vizem yok kimligiim sahte..
Kucuk sewinclerin buyuk kaderlerin sahibiydim ben eskiden..
Simdi kansiz bir yara,gunessiz bir golge gibiyim..
Soranlara lodos vurdu alabora oldum yorgunum diyorum..
Sonra kirlangic kanadindaki laciverde degilde col sarisinin yilan yuzune,akrep zehrine donuyorum..
Ve sevgi yukluyorum uzak yollarin yuk gemilerine..
İcim duygusal bir vebanin yaralari ile kayniyor..
Ama disim Estergon kalesi gibi direniyor,yikilmiyor..
Husran sokaginda bir ask daha vurdu kendini ve yine bir tek kalbim agliyor..

# Posté le mardi 20 octobre 2009 17:51

Modifié le vendredi 23 octobre 2009 10:29

(ruhum)cok kostum yoruldum..

Kendime bile tahamulum kalmamisken,yazmak cok guc geliyor,birakin uyayim;
Zamansız ve mekansız, uyumak.
Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı;
Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.
ilgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik;
Bilmeyiz ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.
Usandım boş yere hep gitmelerden, gelmelerden;
Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!
Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık;
Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık.
Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
Raflarda toza batmış peygamberden bildiri.
Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla..

# Posté le vendredi 02 octobre 2009 12:55

Modifié le samedi 24 octobre 2009 06:36

Kişinin Kendi Dünyasına Yolculuğu....

Kişinin Kendi Dünyasına Yolculuğu....

Oncelikle Selamun Aleykum.
Bu sayfada ,her insanin omrune bir kez olsun kendine sorudugu sorular yer alacaktir.Boylelikle insanin zihnini dolduran bu sorular sayesinde, insanin kendini kesfetme yollarini binevi buluruz, bu umutla yola ciktim...
Umarim faydali bir sonuca variriz.Sizden zoru beklemiyorum kendinze oz cevaplar yeterli olucaktir ,bundaki amacim, konuyla ilgili goruslerinizi almaktir.

Hadi size kolay gelsin kalbiniz huzura ersin ...



(¯`'·.¸(¯`'·. ¸.·'´¯)¸.·'´¯)
(¯`'·.¸(¯`'·.¸ ¸.·'´¯)¸.·'´¯)
----==>>>>-----> INSAN NEDIR? <------<<<<==----
(_¸.·'´(_¸.·'´ '·.¸_)`'·.¸_)
(_¸.·'´(_¸.·'´ `'·.¸_)`'·.¸_)


Insanla ilgili olarak ileri surulen farkli goruslerinizi aldik , her birinizin yureginize saglik o gencecik yureklerinizde iman askinin hic bitmemsi dilegiyle....

Sozlerime ,Alexis Carrel'in, insanla ilgili su tespitiyle basliyalim:
-Insan once kendini tanimali ve kendisini bir kitap gibi okumalidir, Kendisini okumayn insan,kainatain en ince sirlarni bilse de yine cahil kalir.
Mesela Bediuzzaman Said Nursi'nin;
-Ey kendini insan zanneden insan, kendini oku, diye baslayan diye baslayan bir sozu vardir.

Arkadaslar, hic kendinize, Ben kimim? Neyim? Nereden geldim ? Ne icin geldim ? Amacim nedir ? Nereye
gidiyorum ?Kime borculum ? Insan olmanin bir bedeli ve bir hesabi var mi, diye dusundugunuz;hatta kendinizi bu sorularla hesaba cektiginiz oluyor mu?

Cevresinin ve kainatin en ince ayrintilariyla ilgilenen insan, acaba kendi ayrinti ve sirlariyla ne kadar ilgilenmektedir ?

-Insanin oncelikle kendisi tanimasi, kendisini sorgulamasi ve kendisiyle ilgili bilinmezlerin pesinde
olmasi kadar dogal bir sey var mi? Bu insan olmanin ilk sartidir bence.
Insanin mahiyeti, sirlari, vazifesi, neci ve kim oldugu seklindeki sorulari dusunen beyinleri surekli mesgul
etmistir.Bu sirlari sadece kendi akil olculeriyle cozmek isteyen bircok insan yanlis ve isabetsiz tespitlerde
bulunmuslardir.
Bunlardan bazilari insani " ekonomik bir varlik " ve " madde yigini'ndan ibaret zannetmislerdir.Bazilari da "
insan dusunen bir hayvan" demislerdir.Bir kisim bilim adami ise insani, " tapilacak ulu varlik " olarak vasifflandirirken diger bir kismi ," insanin bir hic oldugunu" yorumunu yapmislardir.Goruldugu gibi kaynagini yalnizca sahsi degerlendirmelerden alan yorumlar ve tespitler, insanin mahiyetini gercek anlamda ortaya koyakta cok yetersiz kalmistir.Bu yetersizligin en buyuk nedeni, insani bir veya birkac boyutla ele almis olmalaridr.Halbuki insanin tam anlami ile ifade edilmesi icin maddi ve manevi olarak butun yonleri ile ele alinip degerledirilmesi lazimdir.

-Degerli arkadaslar, acaba fen bilimkeri insan icin ne diyor?.By konuyu birlikte ele alip degerlendirelim.
Fen bilimleri acisindan insan, canlilarin en mukemmelidir.Hayret verici bir duzen, uyum ve harika bir planlama icindedir.Insan, cogu zaman kiymetini taktir edemedigi, harika bir vucut, esziz bir sanat eseri ve antika bir saheser tasimaktadir.Oyle ki tek bir hucreyi bile yapmaktan aciz olan insan, akillari hayrette birakan sayisiz hucrelerin mukemmel is birligi ve uyumu ile hayatini surdurmektedir.Hepsiayni hucreden meydana gelen dokular, gittikleri yerlerde goren, duyan, tat alan, hisseden hucreler haline gelmekte, mide bagirsak ve karaciger modern bir laboratuar gibi calismaktadirlar.Insanin ic ve dis organlari, birbirini koruyan, kollayan, yardimci olan ve harika bir alisveris sistemi uzerine kurulmustur.Insan vucuduna baktigimzda hicbir organin fazlaligi gorulmedigi gibi eksik bir organada rastlanamaz.
Bunun icin insan kucuk bi kainat, kainat da buyuk bir insan olarak gorulmustur
Bu kadar harika ve mukemmel olarak yaratilan insan, kendini tanimalidir.Cunku kucuk bir kainat olan insan,
Kainat kadar sirlarla doludur.
Gozunuzu nereye ceviriseniz ulu Yaratan'nin muhtesem saatini gorursunuz...

Isterseniz sohbetimize onemli bir husus olan Allah ve yaradilis konusuyla devam edelim.Yani kainat yaratilmis mi? Yaratilmamis mi? Madde ezeli m,i yoksa bir baslangici ve yaraticisi var mi?



(¯`'·.¸(¯`'·. ¸.·'´¯)¸.·'´¯)
(¯`'·.¸(¯`'·.¸ ¸.·'´¯)¸.·'´¯)
--->>>---->KAINATIN BIR BASLANGICI VARMIDIR?<----<<<---
(_¸.·'´(_¸.·'´ '·.¸_)`'·.¸_)
(_¸.·'´(_¸.·'´ `'·.¸_)`'·.¸_)



"Big Bang, kâinatın başlanıgıcı ile ilgili olarak hâlen astronomi çevrelerince kabul görmeye devam eden teorilerin genel bir ismidir. Big Bangin esası, kâinatın bir başlangıcı olduğu gerçeğine dayanmaktadır.
"Büyük Patlama' olarak da bilinen Big Banga göre uzay ve galaksiler, başlangıçta sıcak ve sıkışık tek bir madde olarak yaratılmıştı. Bu madde dehşetli bir patlamayla uzaya serpildi. Bunlar, kâinatı teşkil edecek olan enerji ve madde parçacıklarıydı. Sonra, madde parçacıkları ve radyasyon, kurulmakta olan kâinatın modeline uygun şekilde ve nisbette taksim edildi. Zemin hazır olunca atomlar, önceden tayin edildiği aşikâr olan düzenli bir model üzerine kuruldu. Fizik ve kimya kanunları olarak bildiğimiz mekanizmalar işletildi. Proton, nötren ve ağır elementler husule geldi. Yıldızlar doğdu, güneş ortaya çıktı. Galaksiler teşekkül etti.
"Son yıllardaki araştırmalar, kâinatın hızla genişlediğini, galaksilerin birbirinden uzaklaştığını göstermektedir. Bu genişleme olayı tersine çevrilse, bir büzülme gürelecek ve bütün kâinat bir madde hâline gelecektir.
Bu araştırmalar, kâinatın bir 'sıfır' noktasından başladığını göstermektedir.
"Kur'ân-ı Kerim'de, göklerin ve yerin altı günde, dünyamızın ise iki günde yaratıldığı ifâde edilmektedir.
"Tabi buradaki gün tabiri, Allah'ın bildiği 'devir ve safha' mânâsındadır. Kur'ân'da bizim günümüzle 'bin' hatta 'elli bin' seneye denk olan günlerden bahsedilmektedir. Yani Kur'ân'daki bu ifadeler, yaratılış safhalarına işarettir.
"Cenab-ı Hak, ilk önce su gibi akıcı olan ve kâinatın her tarafını kuşatmış bulunan 'esir' maddesini yaratmış, gökleri ve yerleri bu 'esir' maddesinden inşa etmiştir.
"Gökyüzündeki yıldız ve gezegenler, uzun müddet önce gaz, sonra sıvı halinde bir ateş kütlesi olaraka kaldığı halde, yeryüzü hesnidne evvel katılaşıp kabuk bağlamış ve hayata zemin teşkil etmiştir. Bu itibarla dünyamızını yaratılışı ıve teşekkülü, semavattan ve diğer gezegenlerden evveldir.
"Arz ve semavat birbirine yapışık idiler. Sonra biz onları birbirinden ayırdık' meâlindeki âyetin ifâdesinde, başlangıçta dünyamızın ve semavatın birbirlerine yapışık oldukları ve sonra birbirlerinden ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Bu ifade, modern ilmin izahına da çok uygun düşmektedir."
"Bütün maddenin özünü meydana getiren ve kâinatın ilk cevheri durumunda bulunan 'esir' maddesi yoktan yaratılmıştır. Bu madde, İlâhî hikmetle infilak ettirilmiş, atom, enerji ve diğer temel parçacıklar vücuda getirilmiştir. Bu ilk yaratma işi, bir defaya mahsus olmak üzere yapılmış ve 'inşa' dediğimiz, eşyanın mevcut elementlerden yaratılması kapısı açılmıştır.
"Artık şu an, zerratın 'yok'tan yaratılması bahis mevzuu değildir. İlk yaratılışa madde lâzım olduğu kadarıyla bir defaya mahsus olarak yaratılmıştır. Ancak her baharda yeniden vücut bularak canlanan milyonlarca bitki ve ağaç; şekil, renk, model, koku ve ağaç, bir bahar öncesinin durumuyla tıpa tıp aynısı değildir. Bunlar her bahar 'yok'dan yaratılmıştır.
"Fakat, 'Ol' emriyle, 'Yok'dan yaratılmış hususunun mâhiyetini iyi bilmek lâzımdır. Bir kere bize göre yok olan bir şey, maddî bir vücut sahibi olmasa da, Allah tarafından bilinmektedir. Çünkü, Cenab-ı Hakkın ilim sıfatı muhittir, yani her şeyi içine alır. Dolayısıyla, İlâhî ilim dairesinin dışına hiçbir şey çıkamaz. Bu ilim dairesinden maddî vücut dairesine çıkan bir şey, bize göre 'yok'dan var edilmiştir. Ama bunu hiçbir zaman mutlak 'Yok'luk şeklinde tasavvur edemeyiz."
"Bir şeyin modeli, örneği, misli ve emsâli hiç yokken yaratıldığını düşünelim. Bu hâdise bize göre 'Yok'dan, hiçlikten yaratılmaktır. Ancak bize göre modeli ve emsâli olmayan bu şey, İlâhî ilim dairesinde mevcuttur. Bu mahluk, maddî bir vücut giyip, madde âlemine çıkmayınca, biz onu bilemiyoruz. Çıkınca da, hiçlikten yaratıldı diyoruz. Fakat bu bizim akıl kapasitemizin tesbitidir. Ve bize göre yokluktan yaratılmıştır. İlâhî ilim dairesine göre değildir. Çünkü, onun dairesinde o mevcuttur. Yalnızca vücut giymemiştir.
"Her baharda yeniden yaratılan milyoncalarca bitki ve ağacın dal, yaprak ve meyvelerinin tipi, kokusu, şekli, modeli ve kendilerine has hususi tarzları, kış mevsimiyle birlikte 'yok' olmaktadır.
"Sobaya bir odun atalım ve yakalım. Odunun kül olduğunu görürüz. Bu esnada odunun ebadı, ağırlığı, kokusu, rengi ve tipi 'yok' olmuştur. Belki külünü, çıkardığı enerjiyi ve dumanı toplasak tekrar odunun ağırlığını bulabiliriz, ama onun renk, desen ve koku gibi diğer vasıflarını geri getiremeyiz. Çünkü onlar 'yok' olmuşlardır.
"Astronomi âlimlerince son yıllarda yapılan birtakım araştırmalar, dünyamızdan çok defa büyük olan bazı yıldızların 'karadelik' adı verilen ve mahiyeti bilinmeyen bir yere girerek kaybolduklarını ve madde âleminden çıktıklarını göstermektedir. Bu karadeliğin çekim gücünün sonsuza yakın olduğu ifade edilmektedir. Karadelikler, sıcaklığı, ışığı, sesi ve her türlü radyasyonu bir anda yutarak yok etmekte ve dev yıldızların içine düşüp yok olduğu dipsiz bir kuyuyu andırmaktadır. Bu açıdan karadelikler, ebedî bir âleme geçiş kapısı olarak değerlendirilebilmektedir."





Kisa bir aradan sonra insan ve kainatla ilgili basladigimiz sohbete devam ediyoruz simdi ise Allah kainatı nicin yaratmış olabilir? Yaratmasıydı, dünya ve insanlar da olmazdı, bu kadar sıkıntı ve problemler de yasanmazdı.Bu sorular sıradan ve hafife alınacak cinsten dil. İmani meselenin temelini olusturan cok onekli sorular. Bunlar eger iyi anlasılmazsa, zihinlerdeki bulaklık gitmez, sizden bu konuyla ilgili goruslerinizi bekliyorum.


(¯`'·.¸(¯`'·. ¸.·'´¯)¸.·'´¯)
(¯`'·.¸(¯`'·.¸ ¸.·'´¯)¸.·'´¯)
--->>>---->ALLAH KAINATI NICIN YARATMIS?<----<<<---
(_¸.·'´(_¸.·'´ '·.¸_)`'·.¸_)
(_¸.·'´(_¸.·'´ `'·.¸_)`'·.¸_)


"Kainatı yaratmak Allah'ın bir tercihidir. Bu tercihin nedenlerini sorgulamak, yaratılmış bir insan olarak bizlere düşmez.
Zengin bir adam, gönlünde kopan bir merhametle, muhtaç insanları giydirse, yedirse, onlara harçlık verse, sevindirse, içlerinden birisi de çıkıp, "bütün bunları ne için yaptın, yapmasan olmaz mıydı?" diye sorgulamaya kalksa, ne kadar nezaketsizlik yapmış olur.
Allah'ın da kainatı niçin yarattığı konusunu sorgulamaya kalkmak, öncelikle bir nezaketsizliktir. Zaten bu konuyu kendi akıl ölçülerimizle açıklama getirsek de, bir sonuç alamayız. Çünkü yaratan, ne için yarattığını, kendisi açıklamadan; yaratılan olan bizler bunu hiç açıklayamayız. Açıklasak da, yine de eksik ve noksan kalır.
Önce yaratmanın bir ihtiyaçtan ileri gelmediğini ve tamamen Cenab-ı Hakk'ın, kendi bileceği bir tercih konusu olduğunu ifade etmek lazımdır.
Bu kainatın yaratılmasındaki en önemli sebep, Allahü Teala'nın kendi manevi güzelliğini ve mükemmelliğini, yarattığı mahlukattan görmek istemesidir. Yani ilminin sonuçlarını, kudretinin harikalarını, güzelliğinin yansımalarını, zenginliğinin genişliğini, merhamet ve şefkatinin tecellilerini, mevcudat ayinsinde bizzat seyretmek istemesidir.
"Yani ressamın, kendi yaptığı resmi seyretmesi gibi mi?
"Öyle de denebilir.
Bilindiği gibi meşhur bir kaide vardır; "her cemal (güzellik) ve kemal (mükemmellik) sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister."
Bu arzuyu, senin de dediğin gibi, maharetli sanatkarlardan görmek mümkündür. Mesela; usta bir ressam, çeşitli resimler yapar. Eserlerini önce kendi seyreder, ondan sanatının güzelliğini görür. Tarifsiz bir lezzet alır. Sonra sergiler açar, seyircilere gösterir. Onların takdir ve tebriklerinden memnun olur.
Öte yandan değerli bilgilere sahip olan bir alim; faydalı kitaplar yazar. İlminden başkasının da faydalanmasını ister. Okuyucuların bundan istifade ettiğini görüp, teşekkürlerini de işittikçe, bu faaliyetinden dolayı sonsuz zevk alır.
Allah'ın kainatı niçin yarattığı konusuna, bu misaller açısından bir derece bakılabilir.
Bu konuda bilinmesi gereken bir diğer nokta da şudur; "Mahlukatı halk ettim. Ta ki, fayda, menfaat, lütuf ve keremler onlara ola. Yoksa bana değil. Yani onlar benden fayda göreler, ben onlardan değil." Hadis-i Kutsîsinin beyanı ile, yaratılanların, Cenab-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine, ihsan ve merhametine muhtaçtırlar.
İşte, bütün mahlukatı yoktan yaratıp, onlara en büyük ikramları sunan ve bütün ihtiyaçlarını yerine getiren, bir de onlara ebedi bir hayat vadeden Cenab-ı Hakk'a "niçin bu kainatı yarattın denilebilir mi?"

"Madem Allah var, öyleyse neden görülmüyor? Artık uzay çağındayız. Varlığı olan her şey tespit ediliyor. Eğer olsaydı (haşa) görürdük? Gözümüzün görmediği ve teknolojinin tespit etmediği bir şeye nasıl inanalım?
Bu soru, iman-inkar zemininde sürekli olarak konuşulan konuların başında yer almaktaydı. Belki de, insanlığın var olduğu günden, kıyamete kadar sorulmuş ve sorulacak olan soruların en önünde bulunuyordu. İnkarı ve imansızlığı, bir dava olarak kabul etmiş olan insanlar, saf ve masum insanların karşısına, kendi davalarını anlatmak için, bu ve benzeri sorularla çıkıyorlardı. Bu şekilde zihinlerini bulandırıp, istedikleri yöne çekmek için uğraşıyorlardı.
"İnsan gözü, kainatta varlığı olan her şeyi görmeye müsait değildir. Gözün görme kapasitesi, son derece sınırlıdır. Uzak mesafelerdeki eşyayı görmediği gibi, iç-içe olduğumuz bazı canlıları, mikropları, bakterileri, mor ötesi ışınları ve elektriği de göremeyiz. Ama, inanırız.
Aslında görmek ve inanmak kavramlarını birbirine karıştırmamak lazımdır. İnanmak aklın ve zihnin işidir. Görmek de gözün görevidir. Her şeyi göz görmez, bazı şeyler zihinle, kulakla ve dil ile görülür.
Sesler âlemini kulak ile görürüz. Tatlar âlemini de dil ile görürüz. Kokular âlemini de burun ile görürüz.
Radyoya bak, haberlerde ne var? Denilen bir kişi, radyoyu gözü ile değil, kulağı ile dinler ve haber verir.
Çorbaya bak tadı nasıl denilen bir kişi de, çorbaya gözü ile değil dili ile bakar.
Şu güle bak kokusu nasıl denilen bir kişi ise, gülün kokusunu burnu ile bakmaya çalışacaktır.
Yoksa göz ile, ne haberler, ne çorbanın tadı, ne de gülün kokusu görülür. Peki bunları inkâr mı edelim?
Aklımız, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü tanzim eden çekim kanununu gördüğü halde, bunu gözümüzle görmüyoruz diye inkâr edemeyiz.
Şefkatli, merhametli ve çok iyi niyetli öğretmen diye anlattığımız kişinin bu meziyetlerini gözle görmediğimiz halde inkâr edemeyiz. Çünkü manevi kuvvetler gözle değil, akıl ile, kalp ile hissedilir, anlaşılır ve görülür.
Bir mimaride ki muhteşem yapıyı görüp "şu sanata bak" dediğimiz zaman, o sanatı göz ile değil, akıl ile bakarız Çünkü göz, sanatı değil, taşı görür. Sanatı gören akıldır.
Gözümün görmediğine inanmam diyenler, dilin, kulağın, burnun ve aklın vazifesini göze yüklemektedirler. Bu yanlıştan dolayı da "görmediğime inanmam" diye, önemli bir yanlışa daha düşmektedirler.



Bu kaynaklarin cogu Halit ertugrulun eserlerinen alinmistir







Nereye gidiyorsun ey insan!

B
ak insan diyorum sana! İnsan... Peki, sen inanıyor musun insan olduğuna? İnanıyor musun gerçekten inandığına ? İnancına, inanman gerektiğine, neye ve neden inandığına? Sen sen ey insan! Nasıl yaşıyorsun? Dur dur! Sen yoksa yaşadığını sanıyorsun? Nedir senin in yaşamak?

S
en şimdi bana doğruyu söyle!

Se
n nereden geldin?

Sen nereye gidiyorsun?

Yaşıyor musun, yoksa sen yaşadığını mı sanıyorsun?

# Posté le dimanche 29 juin 2008 09:35

Modifié le vendredi 26 septembre 2008 04:48